
Thursday, November 30, 2006
Wednesday, November 29, 2006
Yalnızlık Oyun Gibi Gelir
Kendimi yalnız hissediyorum.
Kendimi hiçbir yere ait hissetmiyorum.
Hep bir yabancılık hissiyatı içinde yaşıyorum.
Hiçbir zaman bulunduğum yere ait hissedemedim kendimi. Nerede olursam olayım hep dışarıdan baktım, hep diğerlerinin uzağında oldum. İçlerinde gibi göründüm ama bu sadece yanılsamaydı.
Onların muhabbetlerine de yabancıydım. Ne dediklerini de anlamıyordum keza. Anlamsız sözcük grupları gibi geliyordu bana konuştukları. Hep aynı şeyleri tekrar edip duruyorlardı zaten. Onların dilini konuşmadığımdan olsa gerek hep onlara yabancıydım. Bir tanık gibi izleyip, gözlemledim. İlişkilerimiz bundan öteye de geçmedi hiçbir zaman.
Yine de umutlarımı yitirmeyerek aynı frekanslarda birini onların arasında bulabilirim diye aramayı sürdürdüm. Ama olmadı. Bana yakın gelen insanların da aslında bana ne kadar uzak, ne kadar yabancı olduklarını anladım. Hiçbir muhabbetimiz bir iki satırdan, üç beş cümleden öteye geçmiyordu. “Hı, hı,” diyip başımı sallamaktan başka yapacak bir şeyim yoktu onlar için. Ne kadar tuhaf gelir bana. Çocukluktan beri tanık olmuşuzdur bu duyguya. İlk defa biriyle karşılaşırsınız. Size ne kadar yakın ne kadar samimi gelir. Bir konuşmaya başlarsınız dünyayı unutuverirsiniz. Onunla konuşurken saatler ne kadar çabuk geçiverir. Her şey sıcak, renkli ve keyifli olmaya başlar. Ama sonra bir an gelir. Cümlelerin sonuna bir nokta konur. Sanki neredeyse tüm hayatı sığdırdığınız dakikalar bir anda bitivermiş, samimi dediğiniz insan size birden yabancı oluvermiştir. Adeta dostluğunuzun pili tükenivermiştir. Boksörün abandone olması gibi, duvara çarpmak gibi bir şok etkisi olur üzerinizde. Öyle arkalarından bakakalırsınız.
Soramazsınız, nereye diye. Giderler öylesine. Bütün bunların yalan olduğunu kendinize itiraf etmeniz için baya bir zaman geçmesi gerekir. Çok sonraları anlarsınız, bunun sadece anlık, sırf zamanı doldurmak için yapılan bir tecrübe olduğunu. Belki de bu yüzden aldatmalar daha çocukken başlar.
İşin aslı kimse neyin ne olduğunu bilmemektedir. Aslında hiçbir deneyim bir öncekini pekiştirmemektedir. Değişen sadece zamandır. Ondan ötesinde hep aynı saçmalıklar süregelir durur. Bir bakarsınız yıllardır can ciğer olan insanlar bir anda kanlı bıçaklı olmuşlar. Hiç bitmeyecek aşkların sonu gelmiştir. Arkadaşınız sizi arkadan vurmuştur. Çok sevdiğiniz insanlar sizin hakkınızda ileri geri konuşur. Sonunda ne olur? Hiçbir şey. Yine onlara dönersiniz. Ya da tümüyle bu ikiyüzlülükleri reddeder, benim gibi yalnız olmayı tercih edersiniz ki sanırım bunu yapabilen çok az insan var.
İşte bu nedenle asıl yalnız olmayı başarabilmek güçtür. Çünkü insanlar daima bir başkasının yanında olmasına muhtaçtırlar. Hava gibi, su gibi etraflarında birileri olmazsa öleceklerini düşünürler. Yaşadıklarının farkına ancak onların yanında varabilirler. Eğer dostları yoksa, hiç izlenmeyen bir filmin başrol oyuncusudur artık onlar. Kimse varlıklarının farkında olmaz.
O kadar bağımlılardır ki başkalarının bağımlılığına, terk edildiklerinde yaşadıkları şok inanılmaz acı verir onlara. Yaşam bir zehir, bir pislik haline gelir. Toparlanmaları çok zor olur.
Ben bu nedenle güçlü olduğumu düşünüyorum. Çünkü sırf kendi ihtiyaçlarım karşılansın diye başkalarının dostluğuna kucak açmıyorum. Ben demiyorum ki insanlar benden uzak dursunlar.
Eğer doğru olduğuna inandığım bir ilişki bekliyorsa beni, ona evet derim. Sadece temkinliyim.
Temkinli olduğum için de daha az yara alıyorum.
Hatırlıyorum da… Bir zamanlar ne çok aşık olurdum. Göz göze geldiğim, arkadaş muhabbetlerinde tanıştığım, internette sözleriyle beni etkileyen ne çok insana aşık oldum. Adeta aşık olmak için yaşıyordum. Yaşama nedenim aşık olabilmekti sanki. Ama her aşık olmak için yaklaştığım insan beni daha bir yaraladı. Çünkü tüm benliğimle onlara veriyordum kendimi.
Onların yanındayken tüm savunmalarım tamamen etkisizdi. Sanıyordum ki ben aşık olmak istersem onlar da bana aşık olabilecekti.
Sonradan anladım ki bu işler böyle olmuyor. Beklenti büyük olursa, acı da, sabırsızlık da o kadar büyük oluyor. Ben de nedensiz yere koşmaktan vazgeçtim. Ne için koşacaktım? Aşk mı?
Sanmıyorum. Böyle bir kelime türetilmiş, ama adından başka, varlığını kanıtlayan bir şey göremedim henüz. Aşığım diyenlerin de sözlerine itimat etmiyorum. Sonuçta onların içselindekileri göremediğime göre, gerçekten aşık olduklarını nasıl bileceğim? Hem aşkı hangi anlamda aldıklarına bir bakmak lazım. Aşık olmak için mi aşık olmuş yoksa? Belki de sadece kendi tarafından aşık olduğunu düşünüyordur. Aynı benim yaptığım hata gibi.
Açıkçası kendimi daha rahat daha özgür hissediyorum şimdi. Ödün vermediğim sürece yıkılma oranı da o derece düşük oluyor. Bir gün karşıma benim ona verdiğim değere eşit değer veren biri çıkarsa belki hay hay diyebilirim. Fakat sanıyorum ki bunun olması çok ama çok zor bir ihtimal. Sakın burnu büyük olduğumu düşünmeyin. Sadece kendimi iyi tanıyorum.
Çocukluğumda da böyleydi. Kimseyi sevmezdim, sevemezdim. Çünkü seviyorum dediğim insanlar beni sevmezdi. Daha ilkokul sıralarında en sevdiğim arkadaşlarım beni satmaya başladıklarında bunu anlamıştım. Galiba ben bir sevgi böceği değilim. Sırf onların erkeklik egolarını poh pohlayacağım diye etrafa yalandan sevgiler saçamazdım. Kızları da sevmezdim.
Daima ukala olurlardı. Bir bokmuşlar gibi sizi iter kakar, onlarla oynamak isteseniz kız mısın diye dalga geçerlerdi. Her şeyin sınırları belliydi. Ya onlardan, ya öbürlerinden olmak zorundaydınız.
Hiçbirine uymuyorsanız, yalnız kalmayı kabul edecektiniz. Ben de sonuncu şıkkı yeğledim. Ama bu eşcinsel oluşumdan değil, kendi benliğimdeki aykırılıktan kaynaklanıyordu belki de.
Eşcinsel olduğumu pek çokları gibi daha o zamanlarda hissederdim. İlkokulda böyle bir şey yaşamıştım. Benden belki bir yaş daha küçük bir çocuktu. Onu ne zaman görsem içim pır pır eder, karnımdan aşağı bir şeyler sürüklenirdi sanki. Bu hissin ne olduğunu anlayamıyordum tabii. Daha çok sihirli bir şeydi. Henüz pipisinin işemekten başka işe yaradığını bilmeyen bir çocuk olarak bunu ancak sihir diye tanımlayabiliyordum. Teneffüslerde gizliden gizliye onu takip eder, o nereye giderse ben de giderdim. Her teneffüs bunu yapardım. Ta ki o beni görene ve sonra da tersleyene kadar. Yani o anda kafamda ortasından kırılan bir kalp imgesi belirseydi şaşırmazdım. Aynen öyle olmuştu. Bu platonik aşk da böylece noktalandı.
İleriki yaşlarda yaşanan sevgiler de bir yerde bitmiyor mu? Ne kadar uzun, ne kadar tutkulu olsalar da bitiyor. Yaşamın yaşam olma nedeni belki de bu. Yine de yaşamı reddetmek, ona başkaldırmak, yalnız olmak demek. Beni bu yüzden kalabalıkların içinde pek göremezsiniz.
Varlığımdan ailem dışında çoğunluk haberdar değildir. İşin garibi, bu satırlara tesadüf eden sizler benim ne düşündüğümü biliyorsunuz artık. Beni tanımıyorsunuz, ama şu satıra kadar beni okudunuz. Bunun da tuhaf bir çekiciliği olduğunu söyleyebilirim. Ünlü değilim ancak buraya kadar gelebildiyseniz bu bile bir şeydir. Ki bazılarının ünlü insanların yazdıklarına önem vermesini anlamıyorum. Ünlü olmak okunmak için bir geçerlilik nedeni değildir ki. Daha eline kalem almamış bir şarkıcı yazmaya başlasın, insanlar onu, saçmalıklar sıralasa da okuyacaktır.
Bence bunun değeri yok. Ancak bu halimle ben, zihninizde bir anlam ifade edebildiysem, bu benim için yeterli bir haz kaynağı. Yaşam da böyle değil mi zaten? Farkına varılın ya da varılmayın elbette bir gün bitiyor, siz hak ettiklerinizi elde etseniz de etmeseniz de…
GayGaye/Editör
Kendimi hiçbir yere ait hissetmiyorum.
Hep bir yabancılık hissiyatı içinde yaşıyorum.
Hiçbir zaman bulunduğum yere ait hissedemedim kendimi. Nerede olursam olayım hep dışarıdan baktım, hep diğerlerinin uzağında oldum. İçlerinde gibi göründüm ama bu sadece yanılsamaydı.
Onların muhabbetlerine de yabancıydım. Ne dediklerini de anlamıyordum keza. Anlamsız sözcük grupları gibi geliyordu bana konuştukları. Hep aynı şeyleri tekrar edip duruyorlardı zaten. Onların dilini konuşmadığımdan olsa gerek hep onlara yabancıydım. Bir tanık gibi izleyip, gözlemledim. İlişkilerimiz bundan öteye de geçmedi hiçbir zaman.
Yine de umutlarımı yitirmeyerek aynı frekanslarda birini onların arasında bulabilirim diye aramayı sürdürdüm. Ama olmadı. Bana yakın gelen insanların da aslında bana ne kadar uzak, ne kadar yabancı olduklarını anladım. Hiçbir muhabbetimiz bir iki satırdan, üç beş cümleden öteye geçmiyordu. “Hı, hı,” diyip başımı sallamaktan başka yapacak bir şeyim yoktu onlar için. Ne kadar tuhaf gelir bana. Çocukluktan beri tanık olmuşuzdur bu duyguya. İlk defa biriyle karşılaşırsınız. Size ne kadar yakın ne kadar samimi gelir. Bir konuşmaya başlarsınız dünyayı unutuverirsiniz. Onunla konuşurken saatler ne kadar çabuk geçiverir. Her şey sıcak, renkli ve keyifli olmaya başlar. Ama sonra bir an gelir. Cümlelerin sonuna bir nokta konur. Sanki neredeyse tüm hayatı sığdırdığınız dakikalar bir anda bitivermiş, samimi dediğiniz insan size birden yabancı oluvermiştir. Adeta dostluğunuzun pili tükenivermiştir. Boksörün abandone olması gibi, duvara çarpmak gibi bir şok etkisi olur üzerinizde. Öyle arkalarından bakakalırsınız.
Soramazsınız, nereye diye. Giderler öylesine. Bütün bunların yalan olduğunu kendinize itiraf etmeniz için baya bir zaman geçmesi gerekir. Çok sonraları anlarsınız, bunun sadece anlık, sırf zamanı doldurmak için yapılan bir tecrübe olduğunu. Belki de bu yüzden aldatmalar daha çocukken başlar.
İşin aslı kimse neyin ne olduğunu bilmemektedir. Aslında hiçbir deneyim bir öncekini pekiştirmemektedir. Değişen sadece zamandır. Ondan ötesinde hep aynı saçmalıklar süregelir durur. Bir bakarsınız yıllardır can ciğer olan insanlar bir anda kanlı bıçaklı olmuşlar. Hiç bitmeyecek aşkların sonu gelmiştir. Arkadaşınız sizi arkadan vurmuştur. Çok sevdiğiniz insanlar sizin hakkınızda ileri geri konuşur. Sonunda ne olur? Hiçbir şey. Yine onlara dönersiniz. Ya da tümüyle bu ikiyüzlülükleri reddeder, benim gibi yalnız olmayı tercih edersiniz ki sanırım bunu yapabilen çok az insan var.
İşte bu nedenle asıl yalnız olmayı başarabilmek güçtür. Çünkü insanlar daima bir başkasının yanında olmasına muhtaçtırlar. Hava gibi, su gibi etraflarında birileri olmazsa öleceklerini düşünürler. Yaşadıklarının farkına ancak onların yanında varabilirler. Eğer dostları yoksa, hiç izlenmeyen bir filmin başrol oyuncusudur artık onlar. Kimse varlıklarının farkında olmaz.
O kadar bağımlılardır ki başkalarının bağımlılığına, terk edildiklerinde yaşadıkları şok inanılmaz acı verir onlara. Yaşam bir zehir, bir pislik haline gelir. Toparlanmaları çok zor olur.
Ben bu nedenle güçlü olduğumu düşünüyorum. Çünkü sırf kendi ihtiyaçlarım karşılansın diye başkalarının dostluğuna kucak açmıyorum. Ben demiyorum ki insanlar benden uzak dursunlar.
Eğer doğru olduğuna inandığım bir ilişki bekliyorsa beni, ona evet derim. Sadece temkinliyim.
Temkinli olduğum için de daha az yara alıyorum.
Hatırlıyorum da… Bir zamanlar ne çok aşık olurdum. Göz göze geldiğim, arkadaş muhabbetlerinde tanıştığım, internette sözleriyle beni etkileyen ne çok insana aşık oldum. Adeta aşık olmak için yaşıyordum. Yaşama nedenim aşık olabilmekti sanki. Ama her aşık olmak için yaklaştığım insan beni daha bir yaraladı. Çünkü tüm benliğimle onlara veriyordum kendimi.
Onların yanındayken tüm savunmalarım tamamen etkisizdi. Sanıyordum ki ben aşık olmak istersem onlar da bana aşık olabilecekti.
Sonradan anladım ki bu işler böyle olmuyor. Beklenti büyük olursa, acı da, sabırsızlık da o kadar büyük oluyor. Ben de nedensiz yere koşmaktan vazgeçtim. Ne için koşacaktım? Aşk mı?
Sanmıyorum. Böyle bir kelime türetilmiş, ama adından başka, varlığını kanıtlayan bir şey göremedim henüz. Aşığım diyenlerin de sözlerine itimat etmiyorum. Sonuçta onların içselindekileri göremediğime göre, gerçekten aşık olduklarını nasıl bileceğim? Hem aşkı hangi anlamda aldıklarına bir bakmak lazım. Aşık olmak için mi aşık olmuş yoksa? Belki de sadece kendi tarafından aşık olduğunu düşünüyordur. Aynı benim yaptığım hata gibi.
Açıkçası kendimi daha rahat daha özgür hissediyorum şimdi. Ödün vermediğim sürece yıkılma oranı da o derece düşük oluyor. Bir gün karşıma benim ona verdiğim değere eşit değer veren biri çıkarsa belki hay hay diyebilirim. Fakat sanıyorum ki bunun olması çok ama çok zor bir ihtimal. Sakın burnu büyük olduğumu düşünmeyin. Sadece kendimi iyi tanıyorum.
Çocukluğumda da böyleydi. Kimseyi sevmezdim, sevemezdim. Çünkü seviyorum dediğim insanlar beni sevmezdi. Daha ilkokul sıralarında en sevdiğim arkadaşlarım beni satmaya başladıklarında bunu anlamıştım. Galiba ben bir sevgi böceği değilim. Sırf onların erkeklik egolarını poh pohlayacağım diye etrafa yalandan sevgiler saçamazdım. Kızları da sevmezdim.
Daima ukala olurlardı. Bir bokmuşlar gibi sizi iter kakar, onlarla oynamak isteseniz kız mısın diye dalga geçerlerdi. Her şeyin sınırları belliydi. Ya onlardan, ya öbürlerinden olmak zorundaydınız.
Hiçbirine uymuyorsanız, yalnız kalmayı kabul edecektiniz. Ben de sonuncu şıkkı yeğledim. Ama bu eşcinsel oluşumdan değil, kendi benliğimdeki aykırılıktan kaynaklanıyordu belki de.
Eşcinsel olduğumu pek çokları gibi daha o zamanlarda hissederdim. İlkokulda böyle bir şey yaşamıştım. Benden belki bir yaş daha küçük bir çocuktu. Onu ne zaman görsem içim pır pır eder, karnımdan aşağı bir şeyler sürüklenirdi sanki. Bu hissin ne olduğunu anlayamıyordum tabii. Daha çok sihirli bir şeydi. Henüz pipisinin işemekten başka işe yaradığını bilmeyen bir çocuk olarak bunu ancak sihir diye tanımlayabiliyordum. Teneffüslerde gizliden gizliye onu takip eder, o nereye giderse ben de giderdim. Her teneffüs bunu yapardım. Ta ki o beni görene ve sonra da tersleyene kadar. Yani o anda kafamda ortasından kırılan bir kalp imgesi belirseydi şaşırmazdım. Aynen öyle olmuştu. Bu platonik aşk da böylece noktalandı.
İleriki yaşlarda yaşanan sevgiler de bir yerde bitmiyor mu? Ne kadar uzun, ne kadar tutkulu olsalar da bitiyor. Yaşamın yaşam olma nedeni belki de bu. Yine de yaşamı reddetmek, ona başkaldırmak, yalnız olmak demek. Beni bu yüzden kalabalıkların içinde pek göremezsiniz.
Varlığımdan ailem dışında çoğunluk haberdar değildir. İşin garibi, bu satırlara tesadüf eden sizler benim ne düşündüğümü biliyorsunuz artık. Beni tanımıyorsunuz, ama şu satıra kadar beni okudunuz. Bunun da tuhaf bir çekiciliği olduğunu söyleyebilirim. Ünlü değilim ancak buraya kadar gelebildiyseniz bu bile bir şeydir. Ki bazılarının ünlü insanların yazdıklarına önem vermesini anlamıyorum. Ünlü olmak okunmak için bir geçerlilik nedeni değildir ki. Daha eline kalem almamış bir şarkıcı yazmaya başlasın, insanlar onu, saçmalıklar sıralasa da okuyacaktır.
Bence bunun değeri yok. Ancak bu halimle ben, zihninizde bir anlam ifade edebildiysem, bu benim için yeterli bir haz kaynağı. Yaşam da böyle değil mi zaten? Farkına varılın ya da varılmayın elbette bir gün bitiyor, siz hak ettiklerinizi elde etseniz de etmeseniz de…
GayGaye/Editör
Suskunluğun Bedeli
İsyan etmek gelmiyor mu içinizden? Nereye kadar bu sessizliğin sonu?
Eşcinsellerin hep toplumun dışında kalmasının, insanların bizi kendilerinden farklı, hatta sınıf dışı olarak görmelerinin temelinde bu gizliliğin yatıyor olduğunu düşünüyorum.
“Eşcinselliğimi kimsenin haberi olmadan yaşayayım. Ne benim başım ağrısın, ne de başkalarının.”
Aslında bu kolaycılık felsefesinin bedelini ödüyoruz. Hem de çok ağır bir şekilde. Önceleri kölelerin, sonra zencilerin vs. yüzyıllar boyunca hep horlanan kesimin bir şekilde kendilerini toplum önünde kabul ettirebilmeleri için mücadele etmeleri, seslerini duyurabilmeleri gerekmiş.
Kadınların yasal yaptırımlardan yararlanmalarının üzerinden daha bir asır bile geçmedi. Ama bir şekilde bir yere gelindi. Peki ya ülkemizde eşcinselliğin hala kronik bir tabu olmasının sebebi eşcinsellerin bu kayıtsızlığında yatmıyor mu?
Evet, eşcinsellik tüm dünyada bir tabu. Ama bu bizim sessiz kalmamız için bir bahane değil. Hollanda, Danimarka gibi belli başlı Avrupa ülkelerinde eşcinsellerin anayasal birçok hakkı var. En başta evlenme özgürlüğüne sahipler. Amerika’da binlerce gay kulübü, onlara özel oteller, eğlence yerleri vs. var. IBM gibi dünya devi şirketler sırf eşcinsellere yönelik reklam kampanyaları yapıyorlar.
Ya bizde? Evet, internette birçok özgürlüğe sahibiz (ya da öyle görünüyoruz). Ama dışarı çıktığımızda işler değişiyor. Toplumun yarısından çoğu bizi hastalıklı olarak görüyor. Anketlerde çıkan sonuçlara göre insanlar hala çifte standartla yaklaşıyorlar:
“Bana bulaşmadığı sürece komşumun eşcinsel olmasında sakınca yok.”
Bir başkası:
“Allah’ın kitabında bile onlara yer yok, gitsin tedavi olsunlar.”
Ya da daha hafif gibi görünen bir anket yorumu:
“Arkadaşımın eşcinsel olması eğlenceli olabilirdi.”
Belki bu sonuncuda bir problem yok gibi görünüyor. Ama hayır. Aslında burada da bir ayrımcılık var. Eşcinsel arkadaşım olsun derken hala bizi kendilerinden ayrı bir yerde tutuyorlar. Olsun ama sırf eğlence olsun. Bakarım ne yapar, ne yer, ne içer bu eşcinseller diyor kişi. Sonra onu iplemem gibisinden davranıyor. Bir maskara ya da ucube gibi.
Hepimiz an gelip yaşamışızdır. Birine, en yakınımıza açılma ihtiyacını. Ne soğuk terler dökeriz.
Geceler boyu gözümüze uyku girmez. Hep kafamızda olabileceklerin bir listesini yapar, gece boyu kurar, kurar ve kurarız. Sonra da söyleyiveririz: “Ben eşcinselim.”
Arkadaşımızın vereceği tepki tam bir sürprizdir. Hiçbir öngörüye müsaade etmeyen bir durum söz konusudur. Belki en mantıklı, en uygar görünen biri bile negatif tepki verebilir ya da tam tersi…
Sonuçta olan nedir? Siz eşcinselsinizdir. O da kadın ya da erkek. İşte bu! Daha ne olabilir ki?
Ama anne ve babalarımızın (ve onların anne babalarının) bilincimize ektiği tabular bizimle birlikte büyür. Kendi kendimizi kabullenmemiz bile kolay kolay olmadığına göre karşımızdakilere de hak vermek gerek biraz da. Aslında ben de hala tam kabullenebilmiş değilim. Çünkü aynı “olmazlar, yasaklar, kötü diye nitelenen şeyler” benimde beynime ekildi. Onları bir çırpıda silivermek hiç ama hiç kolay değil. Hele bir toplumu değiştirmek daha da zor.
Eşcinsel olduğunu düşündüğümüz sanatçılar bile “eşcinselliği yererek” kendilerini temize çıkardıklarında işin vahameti daha da ortaya çıkıyor. Çünkü adam “ben eşcinsel değilim ama onlara da saygım var,” derse gene açık bir kapı bırakacak kafalarda. Gerçi böyle söyleyenler de oldu. Sağ olsunlar.
Bir de tabii işin diğer bir yanı var. Sonuçta bunun adına sanatçının namını kirletmek (!) için yapılan komplo diyorlar. Yani eşcinsel sıfatı bir aşağılama, küçük düşürücü bir statü sayılıyor. Eh, daha ne diyeyim bilmiyorum. Böyle anlarda "Ben sapına kadar erkeğim, biz gelmeyiz öyle sakat işlere, benim karım var... (bu ülkedeki eşcinsellerin büyük çoğunluğunun evli ve çocuklu olduğunu bilmiyor, yazık)" edebiyatı yapan erkek (!) sanatçılar karşısında sinirleriniz gerilmiyor mu?
Anneme durumumu açıklamayı çoktandır düşünüyorum. Ama onun zaman zaman eşcinsellik üzerine yaptığı önyargılı yorumları duydukça bundan vazgeçiyorum. Hala çelişkide, ince bir köprünün üstündeyim. Gerçi anneme anlattıktan sonra ne olacak diye düşünüyorum. Daha onunla başka şeylerimi bile doğru düzgün paylaşamazken eşcinsel olduğumu açıklayışımın ne anlamı olacak sanki.
Suskunluk. Suskunluk.
Bunun sonu yok. Hala sokaklarda kendini feminen davranışlarla belli edenler ve ekranda boy gösteren sanatçılar dışında eşcinsel yok sanılıyor bu ülkede. Çünkü öbürleri susuyorlar. Biliyorum, eczanedeki bekar adam, tarih öğretmenim, kafede şiirler yazan çocuk, bilmem ne dergisinin yazarı… Hepsi eşcinsel. Ama onlar konuşmaya başladıklarında bir şeyler değişecek.
Ya da kendimiz konuşma cesaretini gösterebilirsek…
GayGaye/Editör
Eşcinsellerin hep toplumun dışında kalmasının, insanların bizi kendilerinden farklı, hatta sınıf dışı olarak görmelerinin temelinde bu gizliliğin yatıyor olduğunu düşünüyorum.
“Eşcinselliğimi kimsenin haberi olmadan yaşayayım. Ne benim başım ağrısın, ne de başkalarının.”
Aslında bu kolaycılık felsefesinin bedelini ödüyoruz. Hem de çok ağır bir şekilde. Önceleri kölelerin, sonra zencilerin vs. yüzyıllar boyunca hep horlanan kesimin bir şekilde kendilerini toplum önünde kabul ettirebilmeleri için mücadele etmeleri, seslerini duyurabilmeleri gerekmiş.
Kadınların yasal yaptırımlardan yararlanmalarının üzerinden daha bir asır bile geçmedi. Ama bir şekilde bir yere gelindi. Peki ya ülkemizde eşcinselliğin hala kronik bir tabu olmasının sebebi eşcinsellerin bu kayıtsızlığında yatmıyor mu?
Evet, eşcinsellik tüm dünyada bir tabu. Ama bu bizim sessiz kalmamız için bir bahane değil. Hollanda, Danimarka gibi belli başlı Avrupa ülkelerinde eşcinsellerin anayasal birçok hakkı var. En başta evlenme özgürlüğüne sahipler. Amerika’da binlerce gay kulübü, onlara özel oteller, eğlence yerleri vs. var. IBM gibi dünya devi şirketler sırf eşcinsellere yönelik reklam kampanyaları yapıyorlar.
Ya bizde? Evet, internette birçok özgürlüğe sahibiz (ya da öyle görünüyoruz). Ama dışarı çıktığımızda işler değişiyor. Toplumun yarısından çoğu bizi hastalıklı olarak görüyor. Anketlerde çıkan sonuçlara göre insanlar hala çifte standartla yaklaşıyorlar:
“Bana bulaşmadığı sürece komşumun eşcinsel olmasında sakınca yok.”
Bir başkası:
“Allah’ın kitabında bile onlara yer yok, gitsin tedavi olsunlar.”
Ya da daha hafif gibi görünen bir anket yorumu:
“Arkadaşımın eşcinsel olması eğlenceli olabilirdi.”
Belki bu sonuncuda bir problem yok gibi görünüyor. Ama hayır. Aslında burada da bir ayrımcılık var. Eşcinsel arkadaşım olsun derken hala bizi kendilerinden ayrı bir yerde tutuyorlar. Olsun ama sırf eğlence olsun. Bakarım ne yapar, ne yer, ne içer bu eşcinseller diyor kişi. Sonra onu iplemem gibisinden davranıyor. Bir maskara ya da ucube gibi.
Hepimiz an gelip yaşamışızdır. Birine, en yakınımıza açılma ihtiyacını. Ne soğuk terler dökeriz.
Geceler boyu gözümüze uyku girmez. Hep kafamızda olabileceklerin bir listesini yapar, gece boyu kurar, kurar ve kurarız. Sonra da söyleyiveririz: “Ben eşcinselim.”
Arkadaşımızın vereceği tepki tam bir sürprizdir. Hiçbir öngörüye müsaade etmeyen bir durum söz konusudur. Belki en mantıklı, en uygar görünen biri bile negatif tepki verebilir ya da tam tersi…
Sonuçta olan nedir? Siz eşcinselsinizdir. O da kadın ya da erkek. İşte bu! Daha ne olabilir ki?
Ama anne ve babalarımızın (ve onların anne babalarının) bilincimize ektiği tabular bizimle birlikte büyür. Kendi kendimizi kabullenmemiz bile kolay kolay olmadığına göre karşımızdakilere de hak vermek gerek biraz da. Aslında ben de hala tam kabullenebilmiş değilim. Çünkü aynı “olmazlar, yasaklar, kötü diye nitelenen şeyler” benimde beynime ekildi. Onları bir çırpıda silivermek hiç ama hiç kolay değil. Hele bir toplumu değiştirmek daha da zor.
Eşcinsel olduğunu düşündüğümüz sanatçılar bile “eşcinselliği yererek” kendilerini temize çıkardıklarında işin vahameti daha da ortaya çıkıyor. Çünkü adam “ben eşcinsel değilim ama onlara da saygım var,” derse gene açık bir kapı bırakacak kafalarda. Gerçi böyle söyleyenler de oldu. Sağ olsunlar.
Bir de tabii işin diğer bir yanı var. Sonuçta bunun adına sanatçının namını kirletmek (!) için yapılan komplo diyorlar. Yani eşcinsel sıfatı bir aşağılama, küçük düşürücü bir statü sayılıyor. Eh, daha ne diyeyim bilmiyorum. Böyle anlarda "Ben sapına kadar erkeğim, biz gelmeyiz öyle sakat işlere, benim karım var... (bu ülkedeki eşcinsellerin büyük çoğunluğunun evli ve çocuklu olduğunu bilmiyor, yazık)" edebiyatı yapan erkek (!) sanatçılar karşısında sinirleriniz gerilmiyor mu?
Anneme durumumu açıklamayı çoktandır düşünüyorum. Ama onun zaman zaman eşcinsellik üzerine yaptığı önyargılı yorumları duydukça bundan vazgeçiyorum. Hala çelişkide, ince bir köprünün üstündeyim. Gerçi anneme anlattıktan sonra ne olacak diye düşünüyorum. Daha onunla başka şeylerimi bile doğru düzgün paylaşamazken eşcinsel olduğumu açıklayışımın ne anlamı olacak sanki.
Suskunluk. Suskunluk.
Bunun sonu yok. Hala sokaklarda kendini feminen davranışlarla belli edenler ve ekranda boy gösteren sanatçılar dışında eşcinsel yok sanılıyor bu ülkede. Çünkü öbürleri susuyorlar. Biliyorum, eczanedeki bekar adam, tarih öğretmenim, kafede şiirler yazan çocuk, bilmem ne dergisinin yazarı… Hepsi eşcinsel. Ama onlar konuşmaya başladıklarında bir şeyler değişecek.
Ya da kendimiz konuşma cesaretini gösterebilirsek…
GayGaye/Editör
Aşık Olmak
Aşık olmak böyle bir şey midir? O yakınınızda bir yerlerdeyse sizin için zamanın akışı değişiverir. O andan itibaren bambaşka bir yaşam sizin etrafınızda akmaya başlar. Sizi bilmese, görmese bile onun orada olduğunu bilmek dahi size heyecan verir.
Söylediği her söz size derin anlamlar ifade eder. Onlarca insanın içinde yalnızca onun orada olduğunu bilmek içinizin sımsıcak bir duyguyla kaplanmasına neden olur. Nasıl evdeki kedinizin yaptığı şirin oyunları hiç bıkıp durmadan izlerseniz, onun da her hareketini uzaktan, hiç sıkılmadan izlersiniz. Sizin için keyifli bir filmi izlemekten farkı yoktur. Acaba aşk bu mu?
Gaylerin aşkı herkes gibi yaşamadığı da bir gerçek. Gay sohbetlerinde, gay ortamlarında, gay barlarında ve gaylerin olduğu her tür ortamda aşk da farklı bir boyut kazanıyor, aşk adeta kılıktan kılığa bürünüyor. Bazan bir gay aşkı olmaktan çıkıp, cinsler üstü bir bağlılığa da dönüşebiliyor.Bir erkeğe aşık olmak... Eğer bundan on yıl kadar önce böyle bir şeyi düşünmüş olsaydım eminim garip bulurdum. Bir erkeğin başka bir erkeği sevmesi... Üstü kapalı sohbetlerde, televizyonda ya da başka gereksiz herhangi bir yerde küçümsenen ve iğrençleştirilen bu durumu ben neyin ne olduğunun farkında değilken elbette hoş görmem mümkün olabilir miydi?Ama öyle değilmiş. İşin içine girdiğinizde öyle olmadığını anlıyorsunuz.
Fakat durumu kabul etmeden önceki benliğinizle çatışmak zorunda kalıyorsunuz. Daha önce bir erkeği sevmesini garipserken, artık aynı şeyi siz yaşıyorsunuz.Bunu kabullenmek o kadar da imkansız ve mükemmel bir şey değil. Ne de olsa yalnızca bizler değil diğer insanlar da değişiyor.
Nice insan bile on yıl önce ne düşünmüşse bugün tam tersini düşünüyor. Gerçekleri anlamak için gay olmak gerekli değil. Sadece açık bir zihinle bakmalı her şeye.Aslında bir erkeğin başka bir erkekle beraber olmasını garipseyen insanları pek de yadırgamamak gerek. Düşünün, bir zamanlar ben bile bu durumu tuhaf buluyordum. Eğer gay olmasaydım belki de hala tuhaf bulacaktım.Öyle gayler var ki, işte onlar daha da tuhaf olanlar.
Benliklerini kabul edemedikleri için kendilerini genellikle "erkek" olarak görürler ve kendilerine gay denilmesini kaldıramazlar. Bir erkekle ilişki kurduktan sonra o sıradan yaşamlarına geri döner ve sanki bu "yasak" beraberlik önceki yaşamında olmuş gibi her şeyi unuturlar.Bu da önemli olanın "açık" düşünme olduğunu gösteriyor. Yoksa gay olmanın ya da başka bir şey olmanın hiçbir anlamı yok.
Tek bir gerçek var: "gay" gibi düşünebilmek.
GayGaye/Editör
Söylediği her söz size derin anlamlar ifade eder. Onlarca insanın içinde yalnızca onun orada olduğunu bilmek içinizin sımsıcak bir duyguyla kaplanmasına neden olur. Nasıl evdeki kedinizin yaptığı şirin oyunları hiç bıkıp durmadan izlerseniz, onun da her hareketini uzaktan, hiç sıkılmadan izlersiniz. Sizin için keyifli bir filmi izlemekten farkı yoktur. Acaba aşk bu mu?
Gaylerin aşkı herkes gibi yaşamadığı da bir gerçek. Gay sohbetlerinde, gay ortamlarında, gay barlarında ve gaylerin olduğu her tür ortamda aşk da farklı bir boyut kazanıyor, aşk adeta kılıktan kılığa bürünüyor. Bazan bir gay aşkı olmaktan çıkıp, cinsler üstü bir bağlılığa da dönüşebiliyor.Bir erkeğe aşık olmak... Eğer bundan on yıl kadar önce böyle bir şeyi düşünmüş olsaydım eminim garip bulurdum. Bir erkeğin başka bir erkeği sevmesi... Üstü kapalı sohbetlerde, televizyonda ya da başka gereksiz herhangi bir yerde küçümsenen ve iğrençleştirilen bu durumu ben neyin ne olduğunun farkında değilken elbette hoş görmem mümkün olabilir miydi?Ama öyle değilmiş. İşin içine girdiğinizde öyle olmadığını anlıyorsunuz.
Fakat durumu kabul etmeden önceki benliğinizle çatışmak zorunda kalıyorsunuz. Daha önce bir erkeği sevmesini garipserken, artık aynı şeyi siz yaşıyorsunuz.Bunu kabullenmek o kadar da imkansız ve mükemmel bir şey değil. Ne de olsa yalnızca bizler değil diğer insanlar da değişiyor.
Nice insan bile on yıl önce ne düşünmüşse bugün tam tersini düşünüyor. Gerçekleri anlamak için gay olmak gerekli değil. Sadece açık bir zihinle bakmalı her şeye.Aslında bir erkeğin başka bir erkekle beraber olmasını garipseyen insanları pek de yadırgamamak gerek. Düşünün, bir zamanlar ben bile bu durumu tuhaf buluyordum. Eğer gay olmasaydım belki de hala tuhaf bulacaktım.Öyle gayler var ki, işte onlar daha da tuhaf olanlar.
Benliklerini kabul edemedikleri için kendilerini genellikle "erkek" olarak görürler ve kendilerine gay denilmesini kaldıramazlar. Bir erkekle ilişki kurduktan sonra o sıradan yaşamlarına geri döner ve sanki bu "yasak" beraberlik önceki yaşamında olmuş gibi her şeyi unuturlar.Bu da önemli olanın "açık" düşünme olduğunu gösteriyor. Yoksa gay olmanın ya da başka bir şey olmanın hiçbir anlamı yok.
Tek bir gerçek var: "gay" gibi düşünebilmek.
GayGaye/Editör
Gay Olmak
Acaba tüm dünyanın etrafında döndüğüne kendisini inandırmış kaç insan sayabiliriz?
Kimi mi? Birkaçı mı? Bazısı mı?
Hadi, dürüst olalım. Belki de hepimiz bu aciz duygudan nasibimizi alıyoruz. En alçak gönüllüsünden en burnu havada olanına kadar bir göz kırpması kadar kısa olan şu ömürde, hepimiz kendimizi bir yerlere koymaya çabalayarak, biyoloji dersinde sıkça karşımıza çıkan terliksi hayvanlardan çok da özel bir yanı olmayan insan kimliğimize bir anlam vermeye çabalıyoruz.
Bazıları bunun çok acımasız bir giriş yazısı olduğunu düşünebilir. Ama elimde deliller olmadan asla büyük laf etmem. Aslında birazdan bahsedeceğim konunun kısacık bir özetini, belki de son noktada söylenmesi gereken ana mesajı daha baştan vermiş oldum.
Eziyet. En doğru tanım bu. Çocukluğumdan beri dünyanın etrafımda döndüğünü düşünürdüm. Tüm dünyadaki insanların sırf bana eziyet çektirmek için benim eksenim etrafımda dönüp durduklarına hiç şüphem yoktu. Sanırım en net hatıralar her zaman en kötü, en şiddetli olanlar oluyor. Merak etmeyin bir tecavüz vakası kadar şiddetli değil, ama o yaştaki bir çocuğu yaralayan ve bilinçaltında sonsuza kadar derin bir oyuk açan ısırgan hatıralar.
İlk o lafla başlamıştı her şey. Bir çocuğun dobralığı ve içinde saklı olan saf kötülüğü dışarı çıkarmanın sarhoşluğuyla sarf edilmiş parçacık tesirli bir cümle: "Niye sen kız gibisin?"
İlkokul sıralarında cereyan eden bu vakada, bu dahiyane cümleyi bir araya getirip de bana yönelten kimdi bilmiyorum. Aynı okulda okuduğum bir çocuktu büyük olasılıkla. Neyse pek de mühim değil. Önemli olan, kimi için son derece aptalca, son derece sıradan ve önemsiz olan, ancak içinde çok da önemli imalar yatan bu sorunun günler hatta yıllar boyunca kafamı kurcalayacak olmasıydı.
Gidip dürüstçe anneme açıldığımı hatırlıyorum o zamanlar:
"Anne, bana niye kız gibisin diyorlar?"
Annemin şipşak gelen cevabı beni belki o an için yatıştırır ancak tüm kuşkularımı hepten yok edemez:
"Çünkü senin güzelliğini kıskanıyorlar da onun için…"
Nerem kız gibiydi bilmiyorum. Aynaya baktığımda saçlarını yandan ayıran aptal bir çocuktan başkasını görmüyordum. Nerem kız gibiydi? Üstüne üstlük annemin uydurduğu gibi nerem güzeldi? Anlamıyordum. Sanırım herkes tümden deliydi.
Çocuklar unutmazlar, fakat kendilerini sıkıcı konulardan uzak tutacak pek çok meşgaleleri vardır. Ben de koşuşturmaca içinde böyle felsefi sorunları düşünmeyi kesip hayatın akışına bırakıvermiştim kendimi işte.
Sonrasında ortaokul yılları gelip çattı. Benim için tüm kabusların başlangıcı da o zamanlara rastlar. Neredeyse tüm oğlanların testosteron seviyelerinin maksimuma çıktığı (ve bir daha da asla ulaşamadıkları) bir dönemde, bastırılmış cinsel kimliklerinin yarattığı gerilimi üzerlerinden atacakları bir nevi günah keçisine dönüşmüştüm. İğneleyici laflarla rahatsız ediliyor, kimi zaman şiddet görüyordum. Ve beni en çok rahatsız eden de sırf kendimin onlardan farklı bir yere konmuş olmamdı. Detaylara gerek yok ancak söylenenleri yazmamın doğru olacağını düşünüyorum. Belki bu şekilde zihnimdeki şeytanlardan da kendimi aforoz edebilirim bir yerde.
Yorumsuz, zaman sırasız, aklıma geldiği gibi yazıyorum:
"Dudaklarına ruj mu sürüyorsun? (…) Kuşun ötüyor mu? (…) Zeki Müren'le bir akrabalığın var mı? (…) Sen niye böylesin? (…) Anan baban normal mi? (…) Karı mısın? (…) Top lan bu! (…) Topoş! (…) Tekerlek! (…) Nonoş! (…) … ister misin? … (…) Zeki! (…) Bülent! (…) Zeki! (…) Bülent! (…) Zeki! (…) Bülent! (…) Zeki! (…) Bülent! (…) Zeki! (…) Bülent! (...................................................)"
Sesler böylece beynimin içinde dönüp durdu. Ertesi gün yine aynı tacizlerin devam edeceğini bilerek o zehirli okula gitmekten nefret ettim. Aynı şeyler, aynı kabus yine ve yine devam ediyordu. Hep alttan alıp, bunları görmezden, duymazdan geldikçe daha da artıyor, aç bir kitlenin kurbanına dönüşüyordum.
Bunu ne bir idareciye ne de aileme söylemeyi düşündüm. Onlara bu durumu açıkladığımdaki halimi düşünmek bile kendimden tiksinmeme neden oluyordu. Her gün aynı Zeki, aynı Bülent olmaktan bıkkınlık gelmişti. Öyle ki sınıfın bazısı (beni kötülemeyenler, yani diğerleri) benim adımın gerçekten Zeki olduğunu düşündüklerini açıkladıklarında şok olmuştum. Yani onlar bile bu durumu anlayamamışlardı. Sadece sokulgan ve evrimin bazı kayıp halkalarından günümüze gelen birkaç Homo Sapiens türünün üyesi gibi olmadığım için bu sözsel tecavüze (taciz bile diyemiyorum) maruz kalıyordum.
Nefret katsayım giderek yükseliyordu. Ölmeyi düşünmüyordum. Sadece kendime bu durumu yediremiyordum. Evet, o zamanlar hareketlerimin farkında olmadığımı biliyorum ancak hiçbir şey bunları hak etmeme neden olamazdı. Sınıfta kadın gibi süzülen ve onların tabiriyle alnında resmen "top" yazan tiplerin yanından bile geçmezlerken, birisi benim bez bebeğimin üzerine iğnelerini batırmaktan zevk alıyordu anlaşılan!
Ne gariptir. İnsanoğlu ikiyüzlü. Freud insan ruhunu masaya yatırıp da iç organlarını dışarı çıkardığında bıyık altından kıs kıs gülmüş olmalı. Çünkü açığa çıkan sakatat yığını hiç de dışarıda görünler gibi değil!
Yakın bir arkadaşım sınıfın önde gelen kız çevresinin yanından ayrılmazdı hiç. Cinsel fantezilerini onların yanında açıkça söyleyerek puan toplamaktan kaçınmıyordu. Bunun için beni bile kullanmaktan çekinmemişti.
Sanırım okulların kapanışına yakındı. Grupça sahil kenarına dolaşmaya gitmiştik. O kızları yanına alıp bir banka oturmuş erkeklik havaları satmakla meşguldü. Bense tam karşılarındaydım. Yani nereden çıkmıştı bilmiyorum. Hiç neden yokken böyle bir laf, affedersiniz, ancak yaldızlı bir anüsten çıkar!
"Kucağıma oturmak istiyor musun, belki canın çekiyordur," deyip gözüyle pantolonunun içinde sakladığı bir numaralı hazinesini işaret etmişti.
Ona sadece tiksintiyle baktığımı hatırlıyorum.
O zamanlar bilemezdim. İnsanları tanımıyordum. Sürekli aşağılanmaktan aşağılık kompleksim tavan yapıyordu zaten.
Çok geçmedi. Birkaç hafta önceydi. Gaydar'da gezinirken tesadüf ediverdim. Önce ihtimal vermedim. Evet, hafızam ondan başkası olamaz diyordu, ama bunca yıllın hakaretine ve aşağılanmasına da yediremiyordum. Sonunda hiç kendisine temas etmeden ismine kadar öğrenip buldum. Resmen oydu. Beni kızların önünde küçük düşüren herif! İşte o zaman her şey yerli yerine oturdu. Aslında o beni küçük düşürmüyordu. Sadece anlatamadığı duyguları için beni bir yol olarak kullanıyordu. Zavallı, çaresiz, ezik bir yol.
Şimdi ona sadece acıyorum.
Buyursun, kucağına oturacak birilerini arasın bakalım.
Şimdi ben de Freud gibi bıyık altından gülüyorum. İnsanların, parıltılı maskelerinin altında yalnızca boş kabuklar taşıdıklarını biliyorum.
GayGaye/Editör
Kimi mi? Birkaçı mı? Bazısı mı?
Hadi, dürüst olalım. Belki de hepimiz bu aciz duygudan nasibimizi alıyoruz. En alçak gönüllüsünden en burnu havada olanına kadar bir göz kırpması kadar kısa olan şu ömürde, hepimiz kendimizi bir yerlere koymaya çabalayarak, biyoloji dersinde sıkça karşımıza çıkan terliksi hayvanlardan çok da özel bir yanı olmayan insan kimliğimize bir anlam vermeye çabalıyoruz.
Bazıları bunun çok acımasız bir giriş yazısı olduğunu düşünebilir. Ama elimde deliller olmadan asla büyük laf etmem. Aslında birazdan bahsedeceğim konunun kısacık bir özetini, belki de son noktada söylenmesi gereken ana mesajı daha baştan vermiş oldum.
Eziyet. En doğru tanım bu. Çocukluğumdan beri dünyanın etrafımda döndüğünü düşünürdüm. Tüm dünyadaki insanların sırf bana eziyet çektirmek için benim eksenim etrafımda dönüp durduklarına hiç şüphem yoktu. Sanırım en net hatıralar her zaman en kötü, en şiddetli olanlar oluyor. Merak etmeyin bir tecavüz vakası kadar şiddetli değil, ama o yaştaki bir çocuğu yaralayan ve bilinçaltında sonsuza kadar derin bir oyuk açan ısırgan hatıralar.
İlk o lafla başlamıştı her şey. Bir çocuğun dobralığı ve içinde saklı olan saf kötülüğü dışarı çıkarmanın sarhoşluğuyla sarf edilmiş parçacık tesirli bir cümle: "Niye sen kız gibisin?"
İlkokul sıralarında cereyan eden bu vakada, bu dahiyane cümleyi bir araya getirip de bana yönelten kimdi bilmiyorum. Aynı okulda okuduğum bir çocuktu büyük olasılıkla. Neyse pek de mühim değil. Önemli olan, kimi için son derece aptalca, son derece sıradan ve önemsiz olan, ancak içinde çok da önemli imalar yatan bu sorunun günler hatta yıllar boyunca kafamı kurcalayacak olmasıydı.
Gidip dürüstçe anneme açıldığımı hatırlıyorum o zamanlar:
"Anne, bana niye kız gibisin diyorlar?"
Annemin şipşak gelen cevabı beni belki o an için yatıştırır ancak tüm kuşkularımı hepten yok edemez:
"Çünkü senin güzelliğini kıskanıyorlar da onun için…"
Nerem kız gibiydi bilmiyorum. Aynaya baktığımda saçlarını yandan ayıran aptal bir çocuktan başkasını görmüyordum. Nerem kız gibiydi? Üstüne üstlük annemin uydurduğu gibi nerem güzeldi? Anlamıyordum. Sanırım herkes tümden deliydi.
Çocuklar unutmazlar, fakat kendilerini sıkıcı konulardan uzak tutacak pek çok meşgaleleri vardır. Ben de koşuşturmaca içinde böyle felsefi sorunları düşünmeyi kesip hayatın akışına bırakıvermiştim kendimi işte.
Sonrasında ortaokul yılları gelip çattı. Benim için tüm kabusların başlangıcı da o zamanlara rastlar. Neredeyse tüm oğlanların testosteron seviyelerinin maksimuma çıktığı (ve bir daha da asla ulaşamadıkları) bir dönemde, bastırılmış cinsel kimliklerinin yarattığı gerilimi üzerlerinden atacakları bir nevi günah keçisine dönüşmüştüm. İğneleyici laflarla rahatsız ediliyor, kimi zaman şiddet görüyordum. Ve beni en çok rahatsız eden de sırf kendimin onlardan farklı bir yere konmuş olmamdı. Detaylara gerek yok ancak söylenenleri yazmamın doğru olacağını düşünüyorum. Belki bu şekilde zihnimdeki şeytanlardan da kendimi aforoz edebilirim bir yerde.
Yorumsuz, zaman sırasız, aklıma geldiği gibi yazıyorum:
"Dudaklarına ruj mu sürüyorsun? (…) Kuşun ötüyor mu? (…) Zeki Müren'le bir akrabalığın var mı? (…) Sen niye böylesin? (…) Anan baban normal mi? (…) Karı mısın? (…) Top lan bu! (…) Topoş! (…) Tekerlek! (…) Nonoş! (…) … ister misin? … (…) Zeki! (…) Bülent! (…) Zeki! (…) Bülent! (…) Zeki! (…) Bülent! (…) Zeki! (…) Bülent! (…) Zeki! (…) Bülent! (...................................................)"
Sesler böylece beynimin içinde dönüp durdu. Ertesi gün yine aynı tacizlerin devam edeceğini bilerek o zehirli okula gitmekten nefret ettim. Aynı şeyler, aynı kabus yine ve yine devam ediyordu. Hep alttan alıp, bunları görmezden, duymazdan geldikçe daha da artıyor, aç bir kitlenin kurbanına dönüşüyordum.
Bunu ne bir idareciye ne de aileme söylemeyi düşündüm. Onlara bu durumu açıkladığımdaki halimi düşünmek bile kendimden tiksinmeme neden oluyordu. Her gün aynı Zeki, aynı Bülent olmaktan bıkkınlık gelmişti. Öyle ki sınıfın bazısı (beni kötülemeyenler, yani diğerleri) benim adımın gerçekten Zeki olduğunu düşündüklerini açıkladıklarında şok olmuştum. Yani onlar bile bu durumu anlayamamışlardı. Sadece sokulgan ve evrimin bazı kayıp halkalarından günümüze gelen birkaç Homo Sapiens türünün üyesi gibi olmadığım için bu sözsel tecavüze (taciz bile diyemiyorum) maruz kalıyordum.
Nefret katsayım giderek yükseliyordu. Ölmeyi düşünmüyordum. Sadece kendime bu durumu yediremiyordum. Evet, o zamanlar hareketlerimin farkında olmadığımı biliyorum ancak hiçbir şey bunları hak etmeme neden olamazdı. Sınıfta kadın gibi süzülen ve onların tabiriyle alnında resmen "top" yazan tiplerin yanından bile geçmezlerken, birisi benim bez bebeğimin üzerine iğnelerini batırmaktan zevk alıyordu anlaşılan!
Ne gariptir. İnsanoğlu ikiyüzlü. Freud insan ruhunu masaya yatırıp da iç organlarını dışarı çıkardığında bıyık altından kıs kıs gülmüş olmalı. Çünkü açığa çıkan sakatat yığını hiç de dışarıda görünler gibi değil!
Yakın bir arkadaşım sınıfın önde gelen kız çevresinin yanından ayrılmazdı hiç. Cinsel fantezilerini onların yanında açıkça söyleyerek puan toplamaktan kaçınmıyordu. Bunun için beni bile kullanmaktan çekinmemişti.
Sanırım okulların kapanışına yakındı. Grupça sahil kenarına dolaşmaya gitmiştik. O kızları yanına alıp bir banka oturmuş erkeklik havaları satmakla meşguldü. Bense tam karşılarındaydım. Yani nereden çıkmıştı bilmiyorum. Hiç neden yokken böyle bir laf, affedersiniz, ancak yaldızlı bir anüsten çıkar!
"Kucağıma oturmak istiyor musun, belki canın çekiyordur," deyip gözüyle pantolonunun içinde sakladığı bir numaralı hazinesini işaret etmişti.
Ona sadece tiksintiyle baktığımı hatırlıyorum.
O zamanlar bilemezdim. İnsanları tanımıyordum. Sürekli aşağılanmaktan aşağılık kompleksim tavan yapıyordu zaten.
Çok geçmedi. Birkaç hafta önceydi. Gaydar'da gezinirken tesadüf ediverdim. Önce ihtimal vermedim. Evet, hafızam ondan başkası olamaz diyordu, ama bunca yıllın hakaretine ve aşağılanmasına da yediremiyordum. Sonunda hiç kendisine temas etmeden ismine kadar öğrenip buldum. Resmen oydu. Beni kızların önünde küçük düşüren herif! İşte o zaman her şey yerli yerine oturdu. Aslında o beni küçük düşürmüyordu. Sadece anlatamadığı duyguları için beni bir yol olarak kullanıyordu. Zavallı, çaresiz, ezik bir yol.
Şimdi ona sadece acıyorum.
Buyursun, kucağına oturacak birilerini arasın bakalım.
Şimdi ben de Freud gibi bıyık altından gülüyorum. İnsanların, parıltılı maskelerinin altında yalnızca boş kabuklar taşıdıklarını biliyorum.
GayGaye/Editör
Eşcinsel Bestecilerden Birkaçı
Eşcinsellik, tarih boyunca insanlıkla birlikte varolan bir kavram. Uygarlıkların gelişimi sürecinde eşcinsellik de toplumlar içinde varlığını sürdürmüş.
Ancak onun bir tabu haline gelmesi, kirli ve sapkın bir davranış olarak görülmeye başlaması da ‘eşcinsel’ tanımının literatürde ilk kez yer almasıyla aynı zamana denk düşüyor. Böylelikle eşcinsellik de, kapalı kapılar ardında yaşanmak zorunda kalan bir dışlanmışlık simgesi haline geliyor günümüze kadar.
PETER ILICH TCHAIKOVSKY
Tchaikovsky eşcinselliğini daima insanlardan saklamayı yeğledi. Alkolle bütünleşen yaşamında kendini bestelerine verdi. Ukrayna’da kızkardeşinin evinde geçirdiği mutlu yazlar, kızkardeşinin oğlu Vladimir Davydov’a aşik olmasından duyduğu suçlulukla bir anda azaba dönüştü.
Eşcinselliğini geri plana itebilmek için evlenmeyi kafasında koydu. Espri yeteneğine hayran olan bir kadınla girdiği ilişki sonrası ona evlenme teklif etti. Evlilikleri yalnızca bir ay sürdü ve Tchaikovsky geçirdiği sinir krizi sonrası intihara teşebbüs etti.
Uzmanlar, Tchaikovsky’nin ölümü üzerine iki teori ürettiler: eşcinsel davranışları yüzünden eski okulunda bir onur kurulu tarafından yargılandı ve intihar etmesi kararı uygun görüldü veya kraliyet ailesinin bir erkek üyesi ile romantik ilişkiye girmesi üzerine zehirle intiharı için teşvik edildi.
Bugün Tchaikovsky bütün zamanların en büyük bestecilerinden biri sayılıyor. Olağanüstü melodik yaratıcılığı, parlak orkestral yazısı, romantik ve tutkulu müzik duyarlılığı hayranlık vericidir.
REYNALDO HAHN
Hahn’ın biyografilerini kaleme alan yazar Marcel Proust ile önemli bir birlikteliği vardı. Piyano süiti Portraits de Peintres’i Proust’un şiirlerinden esinlenerek bestelemiştir.
Proust’un biyografisini yazan George Painter, yazarı şu homofobik cümlelerle suçlar: “Bu Sodom çukurunda Proust kendi huylarını takip ederek, kendi gibilere aşik oluyordu.”
Edmund White adlı başka bir Proust biyografisi yazarı, Proust’un roman karakteri Swan’ın Oddette’yi Paris’te geceyarısı arayışının, Proust’un sevgilisi Hahn’ı Paris’te bir gece ümitsizce aramasının bir yankısı olduğunu belirtiyor.
Jean Yves Tadié, 1986’da yazdığı, Marcel Proust: Bir Biyografi kitabında Proust’un Jean Santeuil adlı romanını Hahn’dan ayrıldığı için yazmayı bıraktığını, çünkü romanı bu genç besteci için yazmaya başladığını ekliyor.
KAROL MACIEJ SZYMANOWSKI
Karol Szymanowski, sanatla derinden ilgilenen bir ailenin çocugu olarak doğdu. Bestelemeye ve piyano çalmaya çok küçük bir yaşta başladı. 1901’de Varsiva’ya tekniğini geliştirmek üzere gitti. Daha sonra Berlin’de ve Viyana’da yaşadı.
1914-1917 yılları arasında Avrupa’nın müzikal toplumundan izole edilmiş olarak pek çok beste yaptı; İslam kültürü, erken Hıristiyanlık tarihi, eski Yunan drama ve filozofisi ögrendi.
Müziği Paterewsky, Fitelberg ve özellikle homoseksüel doğasını paylaştığı Arthur Rubenstein tarafından yüceltilmiştir.
Szymanowski 20. yüzyılın en önde gelen Polonyalı bestecisi olarak kabul edilmektedir.
FRANCIS POULENC
Poulenc, dindar bir Katolik olarak büyümüş, genç iken çocuklugunun dini inançlarını üstünden atamayan ancak geleneğe aykırı seksüel iştahı ile barışamayan gevşek bir eşcinsel hayatı yaşamıştı.
Bazı yazarlar, Poulenc’in eşcinsellik konusunda ilk açık besteci olduğunu kabul ediyorlar. Kendi seksüel ihtiyacını açıkça tartışıyor, İkinci Dünya Savaşi sırasında, Paris Nazi işgalinde ve diğer eşcinsel sanatçılar kapalı kapılar ardında iken, erkek refakatinin kolunda, Gay Paris adlı toplantılara katılıyordu.
Ancak onun bir tabu haline gelmesi, kirli ve sapkın bir davranış olarak görülmeye başlaması da ‘eşcinsel’ tanımının literatürde ilk kez yer almasıyla aynı zamana denk düşüyor. Böylelikle eşcinsellik de, kapalı kapılar ardında yaşanmak zorunda kalan bir dışlanmışlık simgesi haline geliyor günümüze kadar.
PETER ILICH TCHAIKOVSKY
Tchaikovsky eşcinselliğini daima insanlardan saklamayı yeğledi. Alkolle bütünleşen yaşamında kendini bestelerine verdi. Ukrayna’da kızkardeşinin evinde geçirdiği mutlu yazlar, kızkardeşinin oğlu Vladimir Davydov’a aşik olmasından duyduğu suçlulukla bir anda azaba dönüştü.
Eşcinselliğini geri plana itebilmek için evlenmeyi kafasında koydu. Espri yeteneğine hayran olan bir kadınla girdiği ilişki sonrası ona evlenme teklif etti. Evlilikleri yalnızca bir ay sürdü ve Tchaikovsky geçirdiği sinir krizi sonrası intihara teşebbüs etti.
Uzmanlar, Tchaikovsky’nin ölümü üzerine iki teori ürettiler: eşcinsel davranışları yüzünden eski okulunda bir onur kurulu tarafından yargılandı ve intihar etmesi kararı uygun görüldü veya kraliyet ailesinin bir erkek üyesi ile romantik ilişkiye girmesi üzerine zehirle intiharı için teşvik edildi.
Bugün Tchaikovsky bütün zamanların en büyük bestecilerinden biri sayılıyor. Olağanüstü melodik yaratıcılığı, parlak orkestral yazısı, romantik ve tutkulu müzik duyarlılığı hayranlık vericidir.
REYNALDO HAHN
Hahn’ın biyografilerini kaleme alan yazar Marcel Proust ile önemli bir birlikteliği vardı. Piyano süiti Portraits de Peintres’i Proust’un şiirlerinden esinlenerek bestelemiştir.
Proust’un biyografisini yazan George Painter, yazarı şu homofobik cümlelerle suçlar: “Bu Sodom çukurunda Proust kendi huylarını takip ederek, kendi gibilere aşik oluyordu.”
Edmund White adlı başka bir Proust biyografisi yazarı, Proust’un roman karakteri Swan’ın Oddette’yi Paris’te geceyarısı arayışının, Proust’un sevgilisi Hahn’ı Paris’te bir gece ümitsizce aramasının bir yankısı olduğunu belirtiyor.
Jean Yves Tadié, 1986’da yazdığı, Marcel Proust: Bir Biyografi kitabında Proust’un Jean Santeuil adlı romanını Hahn’dan ayrıldığı için yazmayı bıraktığını, çünkü romanı bu genç besteci için yazmaya başladığını ekliyor.
KAROL MACIEJ SZYMANOWSKI
Karol Szymanowski, sanatla derinden ilgilenen bir ailenin çocugu olarak doğdu. Bestelemeye ve piyano çalmaya çok küçük bir yaşta başladı. 1901’de Varsiva’ya tekniğini geliştirmek üzere gitti. Daha sonra Berlin’de ve Viyana’da yaşadı.
1914-1917 yılları arasında Avrupa’nın müzikal toplumundan izole edilmiş olarak pek çok beste yaptı; İslam kültürü, erken Hıristiyanlık tarihi, eski Yunan drama ve filozofisi ögrendi.
Müziği Paterewsky, Fitelberg ve özellikle homoseksüel doğasını paylaştığı Arthur Rubenstein tarafından yüceltilmiştir.
Szymanowski 20. yüzyılın en önde gelen Polonyalı bestecisi olarak kabul edilmektedir.
FRANCIS POULENC
Poulenc, dindar bir Katolik olarak büyümüş, genç iken çocuklugunun dini inançlarını üstünden atamayan ancak geleneğe aykırı seksüel iştahı ile barışamayan gevşek bir eşcinsel hayatı yaşamıştı.
Bazı yazarlar, Poulenc’in eşcinsellik konusunda ilk açık besteci olduğunu kabul ediyorlar. Kendi seksüel ihtiyacını açıkça tartışıyor, İkinci Dünya Savaşi sırasında, Paris Nazi işgalinde ve diğer eşcinsel sanatçılar kapalı kapılar ardında iken, erkek refakatinin kolunda, Gay Paris adlı toplantılara katılıyordu.
Wednesday, November 15, 2006
Subscribe to:
Posts (Atom)

















